nbc home  

ALTYAZI  DERGİSİ

NURİ BİLGE CEYLAN
"Sinema pratiğini fotoğrafa benzetmeye çalışıyorum"
Enis Köstepen, Fırat Yücel, Yamaç Okur, İbrahim Türk, Altyazı Dergisi, Şubat 2003

Son filmi Uzak'la 39.Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "En İyi Film" ve "En İyi Yönetmen ödüllerini alan Nuri Bilge Ceylan'la Uzak'ın anlatımına odaklanan, keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ögrendigimiz kadariyla, filme eklenmeyen fakat cektiginiz bir cok sahne varmis. Mesela bir cinayet sahnesi varmış. Bu sahneleri kurguda cikarmanizin nedenleri nelerdi? Daha bir minimal anlatım olsun diye mi bu sahneleri çıkardınız? O sahneler olsaydı aynı uzaklık olacak mıydı Mahmut karakterinde?
Olacaktı. Zaten karakterlerin özelliklerini daha çok göstermek için o cinayeti koymuştum. Kasabadan gelen daha atak davranacaktı, dayanışma ruhu daha ölmediği için. Mahmut daha ürkek olacaktı.

Bu sahneyi filme hükmedeceğini düşündüğünüz için mi çıkardınız?

Çok uzuyordu film. Ve dediğiniz gibi filmde sanki bir eksen haline gelecekti cinayet sahnesi. Daha önem verdiğim yerler biraz gölgede kalacaktı. Film çekilip bittikten sonra, montaja gelindiğinde, artık senaryoyu bir kenara koymak ve çekilen şeylerin realitesiyle yeni bir denge, yeni bir uyum oluşturmak gerekiyor. Ve tabii ki çekimde hatalar da oluyor. Bu hatalar da sizi belirli yollara zorluyor. Yani daha net ifade edecek olursak, eldeki malzemeyle kıçı kurtarmak zorunda kalıyorsunuz. Bazen mümkün ise biraz ek çekim yapmak gerekebiliyor. Doğrusu çekiminde de sorunlar vardı cinayet sahnesinin biraz. Onun gibi çıkardığımız çok sahne oldu montaj aşamasında. Bu kez montaja üç ay ayırmıştık. Son ayda özellikle, iyice acımasızlaştık. Ve başlangıçta niyet ettiğimiz anlamı koruyan ama daha minimal bir anlatım üzerine oturan yeni bir denge yaratmaya çalıştık.

Film 3 saat olsaydı nasıl bir sonuç ortaya çıkardı sizce?
Biraz tekrar duyguları artardı. Çünkü karakterin bir özelliğini belli bir detayla ortaya çıkarıp, tekrar aynı özelliğe bir kaç kere daha yüklenmenize gerek yok. Bir de şöyle bir şey vardı. Senaryonun ilk versiyonlarında fazla diyalog yazmıştım. Örneğin Mahmut karakterinin evli kadınla olan ilişkisi uzun diyaloglar içeriyordu. Kadının kocasıyla ve Mahmut ile aralarındaki ilişkiyi netleştiren diyaloglar vardı. Fakat senaryoya bir süre ara verdikten sonra tekrar okuduğumda bunları diyalogsuz çekmek istedim. Ancak tam da kendime güvenemediğim için ilk versiyonu, yani diyalogları silmedim. Altına ikinci alternatif diye yeni bir bölüm açtım. Çünkü ikinci alternatif sinemanın sınırlarını biraz zorlayan, bu nedenle de biraz kaygılandırıcı fikirler içeriyordu. Birinci alternatif birkaç sayfa sürüyorsa, ikinci alternatif 4-5 satır sürüyordu ve orada diyalog yoktu, nasıl çekilebileceği konusunda sadece benim anlayabileceğim şifreli notlar vardı. Bütün sahneleri bu gözle tekrar gözden geçirdim. Ve ortaya bunun gibi ikinci alternatifini yazdığım bir çok sahne çıktı. Bu sahneleri nasıl çekeceğime o sahnenin çekim günü gelene kadar da tam karar vermedim. Ama sonuçta bu sahnelerin hepsini ikinci alternatifle yani diyalogsuz çektim. Çekime girdiğiniz zaman artık sinemasal duygu yoğunlaşıyor ve masa başında karar veremediğiniz şeylere çok daha süratle karar verebiliyorsunuz. Vermek de zorundasınız zaten. Tabi bu geç kararlar ekip ve oyuncuların işini epey zorlaştırıyor ama ben böyle çalışmayı seviyorum.

Filmde üç sahnede müzik kullanımı var. Birincisi Cafe'de Mahmut eski eşiyle buluştuğu sirada caliyor. Sonra aynı müziği, iki ayrı sahnede daha duyuyoruz. Aynı müziğin calmasi bu sahneler arasında bir bağlantı olduğunun mu göstergesi? İkinci ve üçüncü seferde müzik kısık sesle filme aktarılmış, oldukca derinden geliyor. Bu uygulamanın ne tip bir anlatımsal işlevi var?
Kafe sahnesinde zaten kafede çalan müzik anlamında çalıyordu o müzik. Fark ettiğiniz diğer iki kısımda müzik, gaipten gelen müzik olarak yani kaynağı olmayan müzik olarak kullanılıyor. Aslında bu benim yapmak istemediğim bir şey. Mayıs Sıkıntısı’nda da vardı. Ama hep bir suçluluk duygusuyla yaptığım bir şey. Radyoda çalıyorsa, bir yerde çalıyorsa, tamam. Ama müziği gaipten koymak, bir duygunun altını çizmek gibi geldiği için biraz beni rahatsız etmiştir hep. Bahsettiğiniz iki bölümde, montaj sırasında, defalarca müziği koyup geri çıkarıp uzun süre kararsız kaldım. Sonunda koymaya karar verdim. Birincisi, Mahmut eski karısının evine bakmaya gittiğinde, önce o evin kimin evi olduğunun anlaşılmayabileceği korkusuna kapıldım ve müziği onu çağrıştırması için koydum. Çünkü başlangıçta o sahnenin yeri eski eşiyle konuşmasının arkası değildi. Evli sevgilisi ve kocasına rastladığı sahnenin ardındaydı. Sevgilisinin evine gitti zannedilebilirdi. Sonra eve bakma sahnesi eski eşiyle konuşmanın ardına gelince anlaşılmama sorunu ortadan kalktı ama ondan sonra da o müziğin orada durmasını sevdim ve kaldırmak gelmedi içimden. Ama şu anki duygum koymasaydım olabilirdi şeklinde, üzerinden zaman geçtikten sonra. Gaipten müzik kullanılan öbür yer, Mahmut’un çekim yaparken bir an dalgınlaşıp düşündüğü zaman, yine bir bağlantılandırma anlamında. O müzik için de şu anki duygum olmayabilirdi şeklinde.

Ama sonuçta minimal bir şekilde kısık sesle kullanılıyor...
Aslında çok daha kısık bir sesle, neredeyse duyulmayacak ölçüde kullanmıştık ama optik transferden sonra yükselmiş. Ben de tabii sevdiğim için koydum müziği. Ama sadece duygularla bir film yapmamak gerekir. Gothe’nin dediği gibi, “iyi duygularla iyi sanat yapılmaz.” Hatta şunu da söyleyeyim. Montaj üç ay yerine altı ay sürmüş olsaydı, sadece gaipten gelenleri değil, kaynağı belli olanları da, yani kafelerde ve gemici kahvesinde çalan müzikleri de filmden çıkarabilirdim.

Peki havaalanı sahnesinin eklenme kararını nasıl verdiniz? Mahmut’un öyle bir eylem içerisine girmesi, onun karakterinden pek beklendik bir şey değil.
Ben öyle düşünmüyorum. Bana tam da Mahmut karakterinden beklenebilecek bir tavır gibi geliyor. Aslında tam benim de yapabileceğim bir şey o. Katilin cinayet mahalline dönmesi gibi birşey.

Mayıs Sıkıntısı ve Uzak'a birlikte baktığımızda, belirli nesnelerin karakterler arasında kurulan ilişkinin bağlantı noktaları olarak kullanıldığını görüyoruz. Mayıs Sıkıntısı'nda yumurta, lambada müziği çalan çakmak ve Uzak'ta kaybolan saat, oyuncak asker, ayakkabı... Karakterler diyaloglardan çok çesitli objeler aracılığı ile birbirleriyle ilişki kuruyorlar.
Bu tip nesneler belki işimi kolaylaştırıyor olabilir. Oyuncak askeri başka bir filmde görmüştüm. Bilgi Üniversitesi öğrencisi Koray Baliç seksen dakikalık bir film yapmış. Kendi başına DV kamerayla. Bana getirip göstermişti. O filmde uzaktan bir oyuncakçı vitrini çekilmişti, orada bu asker oyuncak da vardı. Yusuf’u kendisinden beklenenin dışında bir ruh haline taşıyacak şeytani bir hava vermek istiyordum. İlk azarlanmanın etkisinin azalması da gerekiyordu. Aynı zamanda da aradaki ilişkiyi yumuşatıp tekrar gerecek bir durum değişikliğine ihtiyacım vardı. Asker bunun için harika bir katalizör olacaktı. Mekanın kendi evim olması... Zaten bu nesnelerin çoğu ile belirli bir ilişkim olduğu için, o ilişkilerin tarihini düşünerek de bir takım şeyler çıkartabiliyordum.

Kendi eviniz, kendi arabanız... Onları kullanmanız sizde bir çekince yaratıyor mu?
Hayır, daha kolay geliyor, daha ucuz tabii bir de (gülüşmeler). Ne fark eder başka bir ev olması, uygunsa niye olmasın, niye işi zorlaştırayım.

Oyuncuların performanslarından memnun musunuz? Özellikle Muzaffer’in?
Evet memnunum. Bir iki sahne dışında, özellikle diyalogsuz bölümlerde Muzaffer’in performansından memnunum. Hatta açık söyleyeyim : En beğendiğim oyuncum o. Onun kolaylıkla ifade edebildiği şey belki de ifadesi en zor olan şey. Benim için iyi oyunculuğun ortaya çıktığı an büyük performanslar gerektiren sahnelerden çok, karakterin yalnız kaldığı ve kendisinden belirli ya da ifade edilebilir hiçbir şeyin beklenmediği durağan zamanlar. Benim sinemada ulaşmaya çalıştığım şey sanki daha çok bu durağan zamanlarda saklı duruyor. Ben bu tip durağan sahnelerde Muzaffer’den iyisini doğrusu görmedim. Çoğu oyuncu öylece durmayı genellikle beceremiyor ve o sessizliğin içini birtakım mimiklerle doldurmaya çalışıyor. Özellikle de eğitimliler. İşte bu benim en sevmediğim şey.. Daha önce test ettiğim birkaç kişi vardı, diyaloglu sahnelerde Muzaffer’den çok daha iyiydiler ve testleri hep diyaloglu sahneler üzerinden yaptığım için Muzaffer’den vazgeçmiştim. Fakat daha sonra bir yürüme provası falan çektiğim zaman vazgeçtim diğerlerinden. Pencereden dışarı bak, teybi aç gibi... Çünkü başkalarında o yürümede bile bir hayat coşkusu vardı ve onu yok etmek zor. Jestlerine sinmiş şeyi amatör oyuncunun değiştirmesi kolay değil. Filmin daha çok karakterlerin kendi başlarına kaldıkları zamanlarda geçen bölümlerini önemsediğim için Muzaffer’i tercih ettim.

Filmde iç mekânla dış mekân arasındaki farklılığın altını, bu mekânları karakterlerle özdeşleştirerek çok belirgin bir biçimde çiziyorsunuz. Filmde belirli bir noktaya kadar Mahmut karakterini kenti kullanmayan, adeta sadece kapalı mekânlarda yaşayan bir karakter olarak görüyoruz; akrabası ise arayış içinde olmanın da etkisiyle hep dışarıda, hep bir şeylerin peşinde, evde olduğunda bile tercih ettiği mekân balkon. Asıl soruya gelecek olursak, Mahmut karakterini dışarıda tek başına gördüğümüz iki belirgin sahne var; biri karısının Kanada’ya gideceğini öğrendikten hemen sonra arabasını deniz kenarına çekip sigara içtiği sahne, diğeri de filmin son sahnesi. Bu sahneleri dış mekânda çekmekle onlara belirli bir işlev yüklediğinizi düşünüyor musunuz?
Hayır. Zaten filmin başında Mahmut’un hayatının tipik olayları gösterilirken, çektiği fotoğrafları şirkete götürmeden önce Fındıklı’da bir çay içtiği görülüyor. Çünkü İstanbul’da bütün hayatını oluşturmuş bir insan, artık sadece belli mekanlara uğruyor, onun dışında pek çıkmamaya başlıyor. Hepimiz öyleyizdir. Pazar günleri Hisar kahveye gidiyoruzdur mesela, şu günler şuraya, şu gün şu bara. Onun dışında da fazla hayatı olmaz ve giderek bu çember daralır gider zaman geçtikçe. Yusuf için böyle bir şey olmasına gerek yok, zaten merak ederek gelmiş, her tarafı dolaşacak, araştıracak... Mahmut’un kısıtlı, sınırlı mekanlar içerisinde görülmesi daha doğal o bakımdan. Fındıklı ile bir tür ilişkisi olduğu da baştan gösterildiği için, daha sonraki düşünme ya da kendi kendine kalma ritüelini de yine orada yaşaması doğal görünüyor. Tabii daha klostrofobik, zamanının çoğunun evde geçiren bir insan. Kitapları, nesneleri, internet... İnsan ilişkisini minimuma indirecek, başkalarından bir şey istemeden, dolayısıyla bir şey vermeden yaşayabileceği bir sistem oluşturmuş.

Yazgı’daki karakterlerle Mahmut’u karşılaştırırsak, Mahmut’un kendisinin çok farkında olan bir hali var, Yazgı’daki karakterin öyle değil. Mahmut kendisinin içinde olduğu durumdan çok hoşnut değil, fakat eyleme dönüştürme, bunu aşma, bundan başka bir yere gitme konusunda bir çabasını görmüyoruz, yapamıyor. Ama çok farkında her şeyin. Zihninde her şeyi algılıyor.
Söyledikleriniz doğru. Farkında olmakla eyleme dökmek tamamen başka şeyler. Zaten farkında olup bunu eyleme dökememek insana bir acı verir. O da bunun melankolisini yaşıyor. Eyleme geçme düşüncesi sürekli aklında. Sürekli bunun suçluluk duygusuyla yaşıyor. Gezide eskiden çektiği fotoğraflar türünde bir fotoğraf çekebileceği bir şey gördüğünde, o küçük eylemin bile üzerinde uzun süre düşünüyor.

Filmden çıkıp sizin hayatınıza geldiğinizde. Sözle ifade edilemeyen bu farkındalığı film çekerek eyleme dönüştürdüğünüzü, Mahmut’un aşamadığını, dışarıda onu yaratan yönetmen olarak film çekerek aşmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz?
Belki. Bu tür bir sıkıntıdan kurtulmaya ya da katlanılabilir hale getirmeye çalışma gibi bir şey olabilir.

Mahmut’u sizin alt benliğiniz olarak ele alırsak, filmin bir özeleştiri boyutu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabii ki Mahmut’taki bir takım özellikler bende de var. Ama ben Mahmut değilim, Mahmut da ben değil. Kendimde olan ve arkadaşlarımda rastladığım bir takım özellikleri bir araya getirerek bir karakter yaratmaya çalıştım. Ama tümüyle ben değilim. Yusuf’ta da kendimle özdeşleştirdiğim çok şey var.

Peki senaryoyu yazarken karakterlerden herhangi birine daha fazla yakınlık duyduğunuz oluyor mu, yoksa hepsine aynı mesafeden mi bakıyorsunuz?
Tamamen duygusuz ve uzaktan bakmaya çalışıyorum. Niyetim karakterler arasında taraf tutmamak. Ama yine de bazen böyle bir şey ister istemez olabilir.

“Fotoğraf bitti” sözünün geçtiği bir muhabbet var filmde, o tartışma hakkında sizin düşünceleriniz ne?
Bir kere, üretme aşamaları söz konusu edildiğinde fotoğraf çok daha zevkli kesinlikle. Tek başına çekip, istediğin an üretime geç, müthiş bir özgürlük. Eskiden karanlık oda seanslarından aldığım zevki şimdi kesinlikle almıyorum. Çünkü insan ilişkisi hem çok güzel bir şey hem de çok zor, ağır bir yük. Ama kendi yaptığım biçimiyle de sinema üretimini sevmediğim taraflarından arındırmaya çalışıyorum. Ekibi küçültüyorum. Sinema pratiğini fotoğrafa benzetmeye çalışıyorum bir bakıma. İnsan ilişkisini minimuma indirmeye çalışıyorum. Ekip ile uzun bir çekim sürecine girmek öyle bir şey ki... Birinin orada bir takım duygular biriktirdiğini hissetmek, sıkıldığını görmek insanın tüm keyfini kaçırabiliyor. Ya da ben öyle biriyim. Tüm dikkatim orada yoğunlaşıyor. Yaratıcı düşünce zedeleniyor. Bu nedenle ekiptekilerin kişilikleri neredeyse yeteneklerinin önünde geliyor benim için.
Genellikle işi olmayan insana pek yer yoktur sette. Rahatsız edici olurlar. Kendileri de sıkılırlar. Sıkıcıdır zaten set seyretmek. Bazen seyretmeye gelenler olur, bir şey öğrenmeye gelenler. Kısa süre sonra herşeyin azap verici bir yavaşlıkla gittiğini farkederler. Bir sahne saatler sürer, Bir aksesuvar için saatlerce beklenir. İlk on dakika heyecanla bakar, ondan sonra yavaş yavaş çökmeye başladığını görürsünüz. Mayıs Sıkıntısı’nda Arif Aşçı gelmişti fotoğraf çekeceğim diye. İlk yarım saat hararetle bir sürü şey çekti, sonra bir baktım uzakta bir duvarın üstüne oturmuş kara kara düşünüyor (gülüşmeler).

Fikirlerinizin oluşma sürecinden bahseder misiniz?
Üzerimize yağan, bize çarpan her şey bir etki bırakıyor insanda, bunların toplamı, birleşimi, karşılıklı etkileşimi yeni bir şey yaratıyor. Dolayısıyla ben çok bilinçli gitmiyorum bu konuda. Bundan sonra şöyle bir şey yapmam gerekir gibi bir fikir üzerinden gitmiyorum. Kendiliğinden bir takım görüntüler, fikirler oluşuyor. Onlar birbiriyle ilgisiz öbekler halinde duruyor. Ben de onların altında son derece edilgen bir şekilde bekliyorum. Hiçbir şey yapmıyorum. Çok pasif, edilgen bir şekilde duruyorum. Sonra yavaş yavaş bir tanesi kendisini öne çıkartıyor. Bu her şey olabilir. Bir gün mesela bir şey yaşarsın, bir kitap okursun ve bu fikirlerden bir tanesini bir adım öne çıkarır.

Çekimler sırasında tesadüfi bir şekilde kar yağıyor. Senaryoda olmayan bir şey. Ama filmi çok etkileyen bir yapısı var karın...

Seyahata gittiklerinde çok karlı olacaktı. Normalde o cinayet olayından sonra bir şirketin takviminde kullanılmak üzere Selçuklu eserlerinin fotoğraflarını çekmek için geziye çıkıyorlardı, bu bölümü çok karlı olarak planlamıştım. Lapa lapa yağan kar, kahramanlarımızın cinayet nedeniyle kararmış ruhlarını temizleyecek ve herşeyi unutturacaktı. Kar bastırınca Yusuf’un İstanbul’da dolaşmalarını karlı yapmaya karar verdik. Aslında çok şey değişmedi, görsellik dışında. Sonuçta Yusuf yine kadınlara bakacaktı, yine o yatık gemiyi görecekti, sadece karsız olarak görecekti.

Şimdi ama gezide, renkler çok daha sıcak. Bir de Mahmut ile Yusuf arasında sadece orada yakın bir ilişki yaratılıyor, profesyonel ilişkinin de etkisi olabilir bunda, ama ikisi arasında sıcaklık sadece orada hissediliyor...
Hatta ben o sıcaklığı biraz daha artıracaktım. Kavga gibi bir şeyler olacaktı başkalarıyla, Mahmut’un başı küçük bir belaya girecekti. Yusuf Mahmut’u kurtaracaktı ve onun yaratacağı birtakım duygular ikisini bir süreliğine birbirine yaklaştıracak, aralarını ısıtacaktı. Gezide yakınlaşma, İstanbul’a dönünce tekrar uzaklaşma. Sonra çekmedik onları. Gezinin amacı dediğiniz gibi bir şeydi aslında. Onun öyle alınmış olmasına sevindim, çünkü ben bunu vermek istiyordum biraz, acaba veremedim mi diye bir kuşkum vardı.

Bu bir İstanbul filmi mi? Dünyanın herhangi başka bir büyük kentinde geçmiş olsaydı bir şey değişir miydi?
Bence değişmezdi. Ama afişte cami filan koydum, normalde filmde o sahnede cami görünmüyordu. Onu da biraz şeyden yaptım. Afişteki adamın duruşu, filmin biraz varoluşçu duygularla ilgisi olabileceği izlenimi veriyor. Bu tip duygular, sanki sadece Batı’ya özgü, bir islam ülkesinde pek yaşanmayan duygularmış gibi bir önyargı var. Bu artık doğru değil. Biraz ona karşı yaptığım bir şeydi. O afişte en azından, bunun Doğu’da yaşanan, bir islam ülkesinde yaşanan bir öykü olduğu vurgusunu yapmak istedim. Afiş, festivallerde falan asıldığında, filmin bir islam ülkesinde geçtiği direk olarak anlaşılsın istedim.

Şimdiye kadar hep kendiniz yazdınız senaryolarınızı, bundan sonrası için herhangi bir yazar ile çalışmayı ya da roman/hikaye uyarlaması yapmayı düşünüyor musunuz?
Ortak çalışma olabilir, onu istiyorum. Yeri gelmişken onu da söyleyeyim Uzak’ın senaryosunu bir yere getirdikten sonra Ankara’ya gidip orada yaşayan hikayeci Cemil Kavukçu ile birlikte senaryo üzerine biraz çalıştık. Üç gün kadar. Çok faydalı da oldu. Ama İstanbul’a döndüğümde yeniden çok kez değiştirdim senaryoyu. Yani biriyle çalışma konusuna kapalı değilim. Hatta bu daha disipline edici de oluyor. Tabi bu konuda önemli olan doğru kişiyi bulmak.

Edebiyat uyarlaması...
Edebiyat uyarlaması da olabilir.

Fotoğrafta daha kurgusal, gerçekçilikten uzak, deneysel çalışmalarınız vardı. Oysa sinemada minimalist, sade ve doğal bir tarzınız var...
Doğru, fotoğrafta gerçekçi fotoğrafa pek eğilim duymuyordum. Sinemada ise böyle oldu. Bu fotoğraf zamanında gerçekçiliği sevmediğim anlamına gelmez ama fotoğrafın gerçekliği yansıtma potansiyeli konusunda kuşkularım vardı belki. Bir de o zamanın modalarının etkisinde kalmış olabilirim. Ama sinemaya beni yönelten şey, benim için önemli olduğunu hissettiğim, ama sinema dünyasının konvansiyonelliği içinde çok da rastlanmadığını ve önemsenmediğini zannettiğim belli bir gerçekliği ifade etme arzusundan kaynaklandı.

Sinema tarafına gelince, filmde de bazı oynamalar yapıyorsunuz, filtrelerle, görsel efekterle ya da rüyalarla...
Soyut bir yöntem kullanarak da belli bir gerçekliğe ulaşabilirsiniz. Gerçekçilik, doğalcı olmak, ya da dogma kuralları gibi zorlama yasalar getirmek değildir. Gerçeğin peşinde olmaktır. Bana göre Çehov ve Dostoyevski, Gorki’den; Tarkovski de De Sica’dan ya da Rosselini’den çok daha gerçekçi sanatçılar. Yöntemleri geleneksel bakış açısına göre öyle çağrıştırmasa da. Yüzeydeki gerçeklik yerine daha derinde olan ve ortaya çıkarılması daha zor olan gerçek ile ilgileniyorlar ve bazen de buna ulaşmayı mucizevi bir şekilde başarabiliyorlar. Tıpkı rüyaların da bazen yapabildikleri gibi.

Bunla bağlantılı olarak, filmde bir rüya sahnesi var...
İki tane var. Belki birini rüya olarak yorumlamamış olabilirsiniz.

Ben lambanın yavaş yavaş düşüşünden bahsediyorum.
Bir de Yusuf’un bir ışık görmesi odada. O da bir rüyaydı. Bir takım sesler duyuyor, fısıltılar, gözlerini açıyor, bakıyor, bir ışık parlıyor odanın içinde. Sonra sönüyor. Uyku ile uyanıklık arasında bir zaman vardır. Ne tarafta olduğunuzu anlayamazsınız. Rüyalarda gerçekler nasıl ortaya çıkar hepimiz biliriz. Kendimizden bile saklamaya çalıştıklarımız rüyalarda ortaya çıkar. Bergman’a göre rüyalar gerçeğin kendisinden daha da gerçek.

Seyirciyle olan ilişkileriniz nasıl? Film yaparken uyguladığınız stratejiyi, dağıtımda da minimal bir şekilde izliyorsunuz...
Bir yanlışlığı düzeltmek istiyorum. Bu filmin sadece 5 kopyayla dağıtıma girmesi sanki dağıtımcıların suçuymuş gibi bir tablo çiziliyor. Oysa bu bizim seçimimiz. 15 kopyayı kabul etmiyorlar diye bir durum yok. Beş kopyayı ben tercih ettim, çünkü beş kopyayı tahmin ettiğim seyirci sayısı üzerinden düşündüğümde daha optimum buluyorum. Çünkü o kopyaların parasını yapımcı veriyor. Dolayısıyla onun belirli bir kar-zarar saptamasını yapıp kendin saptıyorsun kaç kopya gireceğini, dağıtımcının bir suçu yok. Yoksa dağıtımcı daha fazla kopyayla girmeyi tercih eder, bunu önerdi de.