nbc home  

 

Radikal

Yeşilçam'ın 'yeni' mülkü: Ev

Hasan Bülent Kahraman, Radikal Gazetesi, 19 Haziran 2003

Türk sineması, son yıllardaki filmleri ve yönetmenleriyle İtalyan Yeni Gerçekçilik akımına benzeyen bir dönemden geçiyor. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz ve Semih Kaplanoğlu, filmleriyle 'eve' bakıyor

Nuri Bilge Ceylan'ın 'Uzak' filmi, yeni Türk sinemasının içinde bir yerlere oturtulması gereken bir film. Zira bu filmi de içeren dönem henüz yeterince irdelenmedi. Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, biraz daha önceki kuşaktan olsa da Barış Pirhasan gibi yönetmenlerin oluşturduğu bu yeni sinema üstünde yeterince ayrıntılı çözümlemeler yapılmadı. Filmleri dahi yeterince izlenmedi.

Oysa bu sinema, her şeye rağmen 1940 ve 50'lerin İtalyan sinemasından onun Yeni Gerçekçi akımından izler taşımakta. Ve her şeye rağmen bu sinema Türk sinemasındaki belli eğilimlerle iç içedir. Kendisine özgü bir dönem oluşturmak, ortaya bir yeni izlek çıkarma çabası işin bu yanını değiştirmemiştir. Bu bir aksama veya eksik değildir. Sadece bir saptamadır. Kaldı ki, 1950'lerin İtalyan sineması bana kalırsa Türk sinemasının son yarım yüzyılı üstünde en büyük etkiyi yapmış olan açılımdır.

80 kavşağıyla gelen yenilik

Bu, Türk sinemasının da, tıpkı Türk romanı gibi son kertede gerçekçilikle içli dışlı olmasından kaynaklanan bir unsur. 1980'lerden sonra yaşanan büyük kültürel değişime karşın ve gene bu dönemde ortaya çıkmış olan geç modern veya modernite sonrası açılımlara, bunların Türk edebiyatına çok daha geniş boyutlarda yansımasına karşın sinema henüz o noktaya gelemedi.

1980'lerin ikinci yarısında kendisini gösteren 'aydın' filmleri bir kıvrılma noktası meydana getirir. Bu bağlamda çok kısa ömrüne karşın fotoğraf sanatçısı ve yönetmen Şahin Kaygun'dan, ama özellikle de yönetmen Ömer Kavur'dan söz etmek gerekir. Bu yeni sinemanın bütün gizli ya da açık gerçekçiliğine karşın varoluşçu bir yanının bulunduğu açık. Bu sinema filmdeki esas kişinin kimliği, belleği ve aidiyetiyle yakından ilgileniyor. Nitekim Zeki Demirkubuz'un filmlerinden birisinin 'İtiraf' adını taşıması bir rastlantı değil; olamaz da. Nuri Bilge Ceylan'ın filmi, tüm bu mekân, bellek, kimlik, aidiyet öğelerinin kesişim noktasında bulunan bir kavrama yöneliyor. Köyden kente iş aramaya gelen (aradığı iş bütün mekân tartışmalarında en çok kullanılan, çünkü mekân akışkanlığının şahikası olan gemilerde tayfalıktır) köylü gencin yanında kalmaya başladığı uzak akrabası fotoğraf sanatçısıyla olan gerilimini işliyor. Bu gerilim bir kişilik sürtüşmesi, bir kültürel kimlik çatışması değil. Aynı evin, paylaşılmasıyla birlikte o mekânın bir cehenneme dönüşmesinin öyküsü Uzak'ın anlattığı.

İnsan ve mekânın savaşı

Sonunda da beklenen olur ve artık dayanılacak hal kalmadığından konuk evi terk edip gider. Bu film, Türk sinemasında incelenmeye açık başlı başına bir konu olan mekân olgusunu ilk defa bu kertede bir 'anatomi' çabasıyla ele alıyor. Mekân, filmde nötr bir kavram olmaktan çıkarılmış. Bir iktidar alanı-na dönüştürülmüş. (İlginçtir Kavur'un filmleri de, Demirkubuz'un filmleri de aynı olguyu çağrıştırıp dururlar.)

Gerçekten de mekân iktidardır. Bu sadece mekânın dışsal kullanımı için geçerli bir olgu değil. Yani, toplumsal meydanların merkezi iktidar tarafından biçimlenmesiyle ifadesini bulan bir mekân iktidarından değil daha içsel, teker teker her birimizin hayatında oynadığı role ilişkin anlamıyla mekân iktidarından söz etmek gerekir. Bu bağlamda mekânın üretimi de mekânın içselleştirilmesi de bir sorunsaldır.

Kendimizi en somut anlamda bir mekânda bulur ve orada tanımlar, orada tamamlarız. mekân bizim sadece benliğimiz değildir. Aynı zamanda bilinçaltımız ve belleğimizdir. Bize ait olduğunu söylediğimiz mekâna dönük herhangi bir girişim doğrudan bize yöneliktir ve hazmedilmesi neredeyse olanaksızdır. Bu da mekânla iç içe geçmiş mülkiyet duygularımızı gemleyememekten kaynaklanıyor.

Ev, sahiden 'dört duvar' mı?

Bu anlamda ev başlı başına bir sorun. Ev, sanıldığının tersine kapalı değil açık bir mekândır. Bu mekân üst üste koyar ve biriktirir. O nedenle bütün kültürler ev anlamındaki mekânı kutsal saymıştır. Bu kutsallığın medeni hukukta da karşılığı mevcuttur. Hanenin dokunulmazlığı, mülkün her şeyin temeli sayılması boşuna değildir. Bu bağlamda Doğu toplumlarının mekân algısıyla Batı toplumlarının algısı belki de öyle büyük farklar göstermez. Son kertede özel hayat mekânın içinden biçimlendirilir ve bu nedenle mekân öncelikle 'mahremiyet'le birlikte düşünülür.

'Uzak'ta mekânın kullanımından doğan sorunlar, ortak yaşamın kısıtlamaları bu filmde ister istemez insanın içindeki kötücül yanın öne itilmesine yol açmış. Rakibin bulunulan alandan sürülüp çıkarılması için gerektiğinde en aşağılık yöntemlerin nasıl meşrulaştırıldığı da filmin önemli bir noktası.

Yirminci yüzyılın sonu mekânın yitimine tanıklık etti. Teknoloji bunu kaçınılmaz kıldı. Ama henüz cemaat özelliklerini yitirmemiş toplumlarda bir mekân yitiminden ne kadar söz edilebilir, sorulması gerekli bir sorudur. Hatta Ceylan'ın filmi mekânın yitirilmesine karşı verilen kirli bir savaşın üstüne kurulu. Ceylan'ın filmi hâlâ mülkiyetin en önemli insanlık özelliklerinden birisi olduğunu söylüyor. Proudhon 'Mülkiyet hırsızlıktır' diye haykırıyordu.
'Uzak'ta adamın evden sürüp çıkarmak istediği akrabasını yalan yere hırsızlıkla suçlaması galiba aldığımız yolun bir arpa boyu olduğunu açık açık gösteriyor.