nbc home  

 

KASABA'DAN UZAK'LARA...
Sevin Okyay, Gazetem.net, 4 Aralık 2002

Bir festival yazısı yazmaya hazırlanıyordum. Daha doğrusu, bir “kadın jüri” yazısı. Ankara Uluslararası Film Festivali’ndeki jürimiz böyle tanımlanıyordu çünkü: Kadın Jürisi. Nedense bu yıl tüm jüri üyelerinin kadın olmasına karar vermişler. Bana ilk söylediklerinde, açıkçası, biraz tırsmıştım. Neyse, korktuğum gibi çıkmadı. İki nokta hariç, her konuda anlaştık, birbirimizi güzel güzel ikna ettik.

Ama sizinle ilgili olarak, hayli tartıştık, Mehmet Emin. Başkanımız Ayla Algan, “Uzak”ı gördükten sonra (ilk defa bir Nuri Bilge Ceylan filmi izliyordu), erkek oyuncu ödüllerinin kesinlikle sana ve Muzaffer’e (Özdemir) verilmeli diye tutturdu. “Çağdaş sinema oyunculuğu bu işte” diyordu. Bütün fazlalıkları atmıştınız (sizden ders almak istiyordu), oyunu bir zihin meselesi haline getirmiştiniz, yönetmenin zihnini okuyor, yansıtıyordunuz. Sonunda işi, oybirliğiyle verilen bir Seçiciler Kurulu Özel Ödülü’ne bağladık ama, gene de bizi “eski usul” oyuncuları seçmekle suçladı.

Sana da anlatmıştım o akşam, genç hayatının üçüncü oyunculuk ödülünü almaya giderken, hatırlıyor musun? Arı Sineması’na giden otobüsteydik, yanında genç (ve yeni) eşin Emel vardı. Hani, Antalya’da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Altın Portakal’ını Oktay Kaynarca (Deliyürek) ile paylaşınca, armağan ettiğin eşin. “Evleneli bir hafta olmuştu, bu ödül de bize düğün hediyesi oldu” diye sevinmişsin Antalya’da. Evlenmek için “Uzak”ın çekimlerinin bitmesini beklemiştin. “Sizin düğün hediyeleri de gittikçe artıyor” dedim, güldünüz. Gençtiniz, mutluydunuz. Törene katılacak, sonra da Çanakkale’ye dönecektiniz. Sen, her zamanki gibi, Nuri Bilge Ceylan’ı temsilen gelmiştin festivale. NBC, festivallerden, ödüllerden hoşlanmazdı pek. Muzaffer ondan da beterdi, Ankara’da olduğu halde törene gelmemişti. Sahneye çıkıp armağanları almak sana ve kurgu ödülünü Nuri’yle paylaşan Ayhan’a (Ergürsel) düşmüştü.

Gece otelde seni sorunca Ayhan, “Çanakkale’ye döndü” dedi. Telefonla verilen ölüm haberini alıp herkese bildirmek de, ertesi gün festivalcilerle birlikte oteldeyken, henüz Ankara’dan ayrılmadan (otobüsleri sabah 10’da kalkacaktı) onun payına düşmüş. Memlekete dönmüşsün, Emel’i işine bırakmışsın. Sen de, babanın oturduğu dağ köyünün yolunu tutmuşsun. “Çanakkale'nin Yenice İlçesi'ndeki yakınlarına bayram ziyaretine giden Toprak, yönetimindeki otomobilin Derenti Köyü yakınında, kontrolden çıkarak şarampole devrilmesi sonucu ağır yaralan"dı haberindeki köy olsa gerek. İşten de izin aldın demek, Kale Grubu’nda çalışıyordun çünkü. On saat araba kullandıktan sonra. Araban yeniymiş, öyle dediler. Plakası, senin ölümünü haber olarak gören bütün gazete/net haberlerinde vardı. Ama (Radikal’de Olkan Özyurt’un yazısı hariç) hiçbiri senin Ankara’dan ödül aldığından söz bile etmeye gerek görmemişti. Oysa herkes seni bir gece önce, Pazar akşamı, TRT2’deki 14. Uluslararası Ankara Film Festivali ödül töreninde izlemişti. “Uzak”taki doğal performansın nedeniyle, Seçiciler Kurulu Özel Ödülü’nü ve diğer ödülleri alırken… Çok sevimliydin, sempatiktin. Antalya’da da seni sempatik bulmuşlardı. Hatta Ankara Film Festivali çalışanları, seni “en sempatik konuk” seçmiş.

İlk ödülünün, Antalya’da gene “Uzak”la aldığın Altın Portakal olduğundan söz ediliyordu. Oysa “Mayıs Sıkıntısı”yla alınan toplu bir ödülün de sahiplerinden biriydin sen. Antalya Jürisi size bir Özel Ödül vermişti. Nuri Bilge’nin “annesi Fatma Ceylan, babası Mehmet Emin Ceylan, arkadaşı Muzaffer Özdemir ve hemşerileri Mehmet Emin Toprak ile Muhammed Zımbaoğlu”… Sana, kasabasından; ruhunu daraltan, ne yapacağını bilemediği yerden gidemediği için orada kalan, tek umudu olarak gördüğü “ağabey” figürüne dört elle sarılan kasaba delikanlısı rolü düşüyordu hep. Nihal Bengisu Karaca, senin yürek acıtan bir şakayı andıran ölümüne ilişkin ikinci doğru dürüst yazıda, onun zihninde seninle özdeşleşmiş bir görüntüden söz ediyor: “Kasaba’yı dışarıya bağlayan uzun ince kavisli yolun başında durup bir geleceğine bir geçmişine bakan, gidip gitmemek arası sisli düşüncelere dalan gencin kararsız yüzü dalgalanıyor zihnimde.” (Zaman, 3/12/02). “Nuri Bilge’nin daha iyi bir hayatın özlemi ve korkusu arasında sıkışmış taşralı kahramanları M. Emin Toprak nezdinde havaya karışıyor; seyrü sefer vakti geldi diyorlar...”

Onun kuzeniydin, Çanakkale’nin Yenice Beldesi’nde yaşardın. Zaten Ankara Festivali’ndekiler haberi alınca inanamamış, TRT’ye sormuşlar. TRT soruşturduktan sonra, böyle bir kaza olmadığını bildirmiş. Biz de bir umutla, “Acaba yanlış mı?” diye sorduk yeniden. Yok, değilmiş. Yenice jandarma karakolu doğrulamış. Senin kasaban, Nuri’nin filmlerinde hep kurtulmak istediğin, onu dışarıya bağlayan yolun başında durup, bazen renkli, bazen siyah-beyaz yüzünle, o yüzdeki kıstırılmış ifadeyle baktığın kasaba. “Nuri ağbi”nin (kuzeniydin) filmlerinde oynardın sadece, Muzaffer gibi. ''Küçük bir yerde yaşıyorum. Nuri ağabey çağırınca gelip filminde oynuyorum. Sonra geri dönüyorum” demiştin Antalya’da, ödül aldıktan sonra. “Sürekli sinemayla uğraşmayı düşünmüyorum. Denedim ama ortamlara uyum sağlayamadım.' 'Başkalarının filmlerinde oynamayı düşünmüyordun ama Nuri film yapınca heyecanlanıyordun. “Uzak” için, ''Diğer filmler gibi bu filmin de başarı kazanacağından umutlu değildim” demiştin. “Arada akrabalık olduğu için daha fazla endişe duyuyorum. Ben her seferinde battık diyorum.''

Senin ölümünün haberini bana e-mail’le veren Ruken, onca haberde (aslında sayıları da o kadar çok değildi ya, neyse) Ankara Festivali’nin lafının hiç geçmeyişine isyan ediyor. “Çıldırdım”, diyor, “İşin trajikliği burda zaten, dün ödül aldı, bugün öldü.” Nuri Bilge ise, törende, 'Hem evimizin hem de setimizin kahramanını kaybettik. Acımızı tarif edecek kelime olabileceğini tahmin edemiyorum' demiş. Ben de edemiyorum. Evet, her ölüm trajiktir ama senin genç, vakitsiz, tatsız bir şakayı andıran ölümün daha da trajikti sanki. Belki de bu ölüme hiç inanamayacağım, Mehmet Emin. Çünkü senin geriye umutsuzluk ve bezginlikle, ileriye umut ve endişeyle bakan yüzün, Türk sinemasının en iyi filmlerinden üç tanesinin simgesi olup çıkmıştı sanki. Hep de öyle kalacak…